30 Nisan 2007 Pazartesi

86. TARIK

13/Bakın, bu ilahi kelam, doğruyu yanlıştan KESİN ŞEKİLDE ayıran bir sözdür;114/VE boş bir lakırdı değil!


1Lafzen, “hüküm veren bir söz” veya “ayırdedici bir söz”; -yani, doğru ile yanlış arasında bir ayrım. Burada, bir tarafta ölümden sonra hayatın devamlılığına inanç, diğer tarafta, bu ihtimalin reddi arasında ayrım... (Karş. Kıyamet Günü’nden “Ayrım Günü” olarak söz eden 37:21, 44:40, 77:13 ve 38, 78:17. Ayrıca, 77:13, not 6’ya da bakınız)

25 Nisan 2007 Çarşamba

36. Yasin

69/ Ve işte böyle; Biz bu Peygambere, şiir yeteneği bahşetmedik; zaten şiir, bu mesaja uygun düşmezdi.1 O, yalnızca bir uyarı ve öğüttür! Ve o, özünde apaçık olan ve gerçeği dosdoğru gösteren 2 bir ilahi hitabedir

1Bu pasaj, surenin ilk ayetlerinde değinilen konuyu, yani Kur’anın vahyi konusunu ele almaya devam etmektedir. 26:224’de olduğu gibi burada da, Muhammed(s)’in düşmanlarının, gerek yaşadığı dönemde gerekse sonraki dönemlerde, o’nun ilahi vahiy olarak sunduğu şeyin gerçekte kendi şiirsel hayal gücünün bir ürünü olduğu şeklindeki iddialara değinilmektedir. Burada şiir ile -özellikle Arap şiiri- Kur’anda somutlaşan ilahi vahiy arasındaki temel farklılığa dikkat çekmek suretiyle bu iddia reddedilmektedir. Şiirde anlam, dilin müzikalitesi ve ritmi karşısında genelde ikinci derecede kalırken, Kur’anda tam tersi geçerlidir. Çünkü Kur’anda kelimelerin seçimi, sesleri ve cümle içindeki konumları –ve dolayısıyla melodisi ve ritmi- daima kasdedilen anlamın destekleyicisi niteliğindedir. (Karş. ayrıca, 26:225 ve ilgili not 100)
2Mubin sıfatının bu bileşik karşılığı için sure 12, not 2’ye bakınız. Yukarıdaki ifade, lafzen, “bir uyarı ve öğüt ve ...(ilahi) bir hitabe” şeklinde çevrildiğinde burada kullanılan ve bağlacı, 15:1’de olduğu gibi, Kur’anın ilahi vahiy sürecinin bir unsuru olduğuna işaret eder.

17 Nisan 2007 Salı

16. NAHL

98/ İmdi, Kur’an okuyacağın zaman, hemen o kovulmuş şeytana karşı Allah’a sığın!1


1Bu pasaj, 98. ayetten başlayarak 105. ayeti de kapsamakta ve yukarıda 90. ayette geçen kapsamlı ahlaki talimatla ve buna bağlı olarak 89. ayetteki Kur’anın amacının, her şeyi açıklamak, Allah’a yürekten boyun eğenlere bir doğru yol bilgisi, bir rahmet (zihin ve ruh aydınlığı) ve bir müjde sağlamak olduğunu dile getiren ifadeyle açık bir bağlantı kurmaktadır. Sözü geçen son ifade, Kur’anın, Allah’ın öngördüğü manevi/ahlaki değerlerin nihai kaynağı; ve dolayısıyla, iyinin ve kötünün ne olduğunu ortaya koyan değişmez bir ölçü olduğunu ima etmektedir. Ne var ki insan, yapısı gereği her zaman, vahiy yoluyla ortaya konan manevi/ahlaki ölçülerin gerçek değerini sorgulama, ya da onlara şüpheyle yaklaşma eğilimindedir. Bunun içindir ki, yukarıdaki ayetle inanan kişiye, ilahi kelamı okuyacağı yahut onun üzerinde düşüneceği zaman, Kur’anın “kovulmuş Şeytan” olarak isimlendirdiği varlığın –yani, insanın kendi ruhunda ve toplumsal çevresinde bulunan ve onu ahlaki ilke ve endişelerden koparıp Allah’tan uzaklaştıran her türlü güç ve saikin- ayartmalarına, fısıltılarına karşı Allah’ın manevi desteğine başvurması öğütleniyor.




Rabbimizin bu emri ya da tavsiyeyi bize iletirken -Esed’in notundaki tespitinden ayrı olarak- amaçladığı ne olabilir?

16 Nisan 2007 Pazartesi

20. TAHA

114/ Öyleyse bil ki Allah, var olan her şeyin ötesinde, yüceler yücesidir; mutlak ve nihai egemenlik sahibi, mutlak ve nihai Gerçek’tir!1 VE Dolayısıyla, Kur’anın vahyi, sana bütünüyle ulaştırılmadan önce, onun hakkında görüş bildirmekte tezlik gösterme;2 fakat daima; “Ey Rabbim! Benim ilmimi artır!” de..3

1Hakk ismi Allah’ın bir sıfatı olarak kullanıldığında, yarattığı geçici ve değişken alemin ötesinde, mutlak ve katıksız anlamda, ezeli ve ebedi olan ve değişmeksizin var olan “nihai gerçek” anlamını ifade eder. Beri yandan Allah’ın Melik sıfatı, O’nun var olan her şeyin üstündeki mutlak egemenliğini ifade etmektedir. Ve bunun için de çeviride “mutlak ve nihai egemenlik Sahibi” ifadesiyle aktarılmıştır.
2Lafzen, “Kur’anda acele etme/tezlik gösterme” (bkz. Bir sonraki not)
3Bu ayet, -klasik müfessirlerden çoğunun belirttiği gibi- büyük bir ihtimalle, her ne kadar ilk ağızda Hz. Muhammed(s)’e hitap ediyor olsa da, aslında bütün çağlarda, Kur’an okuyan herkesi ilgilendirmektedir. Yukarıdaki ayetin ifade ettiği mesaj şöyle özetlenebilir: Kur’an Allah’ın Kelamı, Allah’ın Sözü olduğuna göre, onu oluşturan parçaların hepsi –ibareler, cümleler, ayet ve sureler- bir arada, birbiriyle tutarlı ve bağlantılı tam bir bütün meydana getirmektedirler. (Karş. 25:32’nin son cümlesi ve ilgili 27.not) Bunun içindir ki, Kur’an mesajını tam olarak anlamak isteyen kimse, “aceleci yaklaşımlardan”, yani, ayetleri, ait oldukları umumi anlam örgüsünden soyutlayarak, onlardan aceleci sonuçlar çıkarmaktan sakınmalı, Kur’anı bir bütün olarak ele almalı, münferit meseleleri bu bütün içinde değerlendirmelidir. (Keza bkz. 75:16-19 ve ilgili notlar.)

13 Nisan 2007 Cuma

14. İBRAHİM

4/Biz her elçiyi, mutlaka kendi halkının diliyle vahyedilmiş bir mesajla gönderdik ki, hakkı onlara açık ve dolaysız bir biçimde ulaştırabilsin!1 Artık bundan sonra Allah, sapmayı dileyeni sapıklık içinde bırakır, doğru yolu tutmayı dileyeni de doğru yola yöneltir;2 çünkü, doğru hüküm ve hikmetle edip-eyleyen en yüce iktidar sahibi O’dur.


1Bütün ilahi metinler, insanlar tarafından anlaşılsın diye vahyedildiğine göre, onlardan her birinin, mesajı ulaştırmakla görevli peygamber hangi kavimdense hitap da ilk ağızda onlara olacağı için, o kavmin diliyle indirilmiş olması zorunludur; Kur’an dahi, evrensel bir mesajı ve hedefi olmasına rağmen (karş. 7:158’e dair 126. not) bu bakımdan bir istisna değildir.

2Yahut, “Dilediğini saptırır/sapıklık içinde bırakır; dilediğini de doğru yola yöneltir”. “Allah’ın saptırması” ya da “sapıklık içinde bırakması”na ilişkin tüm Kur’ani atıflar, ancak, 2:26-27 de ortaya konan “Allah, kendisine karşı taahhütlerini bozan “fasıklar”dan başkasını saptırmaz” ilkesiyle birlikte düşünülmeli, bu temel üzerinde değerlendirilmelidir (Bu konuda ayrıca bkz. 2. sure, 19. not); bu, şu demektir: insanın sapıp da “yoldan çıkması”, kelimenin avami anlamıyla “kader”in ya da “alınyazısı”nın keyfi bir sonucu değil, fakat kesinlikle insanın kendi tutum ve eğilimlerinin bir sonucudur (karş. 2. sure, 7. not).
Yukarıdaki ayete ilişkin yorumunda Zemahşeri, insanın elinde tuttuğu bu serbest seçim imkanıihtiyar) üzerinde durarak şunu belirtmektedir: “Allah, tutum ve davranışlarının gidişi itibariyle asla imana ermeyeceğini bildiği insanların dışında kimseyi saptırmaz, sapıklık içinde bırakmaz; ve yine Allah, imana olan eğilimini bildiği insanların dışında kimseyi doğru yola yöneltmez, doğru yola sokmaz”. Bunun içindir ki, yukarıdaki ayette Allah’a izafe edilen ‘saptırma/sapıklık içinde bırakma’ ifadesi, Allah’ın sapmaya eğilim gösteren kişiyi rahmet ve hidayetinden yoksun kılarak kendi haline bırakması (tahliye) anlamına, ‘doğru yola yöneltme’ (hidayet) ifadesi ise, bunu hak eden kişiye başarı (tevfik) ve destek sağlaması anlamına gelmektedir. Bu itibarla, “Allah, yüzüstü bırakılmayı hak edenlerin dışında kimseyi yüzüstü bırakmaz; buna karşılık, yardım ve desteği hak edenlerin dışında kimseye yardım ve destek vermez”. Zemahşeri, 16:93 de benzer bir ifadeyi yorumlarken de şöyle diyor: “Allah, bile-isteye hakkı inkar yolunu seçip, bu inkarcılığında inat göstereceğini bildiği kimseyi yüzüstü bırakır; ve ... imanı seçeceğini bildiği kimseye de bu yolda yardım ve destek bahşeder. Bu durum, sonucun, insanın serbest seçimine (ihtiyar), yani, Allah’ın destek ve yardımını mı, yoksa yüzüstü bırakıp yardımından uzak tutmasını mı hak etmesine bağlı olduğunu göstermekte, insanın liyakatini hesaba katmayan cebri yorumları hükümsüz kılmaktadır”.

12 Nisan 2007 Perşembe

3. AL-İ İMRAN

7/ İlahi kelamın özü olan açık ve kesin hükümlü mesajlar ile müteşabihleri kapsayan bu ilahi kelamı sana bahşeden O’dur1. Kalpleri hakikatten sapmaya meyilli olanlar, sırf kafaları karıştıracak şeyler bulmak2 için ve ona keyfi anlamlar yüklemek amacıyla, ilahi kelamın müteşabih olarak ifade edilen kısmına3 uyarlar; oysa Allah’tan başka kimse, onların kesin anlamını bilemez4. Bu yüzden, bilgide derinleşenler şöyle derler; “Biz ona inanırız, bu ilahi kelamın tümü Rabbimizdendir.” Derin kavrayış sahipleri dışında kimse bundan ders almasa da..


1Yukarıdaki pasaj, Kur’anın anlaşılmasında bir anahtar olarak görülebilir.
Taberi, ayatun muhkematun (“açık ve kesin hükümlü mesajlar”) ifadesini, fukahanın ve dilbilimcilerin nass olarak tarif ettikleri şey, yani, ifade tarzları itibariyle “açık ve açıklayıcı” (zahir) olan emir ve beyanlar (karş. Lisanu’l-Arab, nass maddesi) ile özdeş görür. Sonuçta Taberi, yalnızca, Kur’anın birden fazla yorumu kabul etmeyen emir ve beyanlarını muhkem sayar (ki bu, tabiatıyla, belli bir muhkem ayetin anlam ve sonuçları konusundaki görüş farklılıklarını dışlamaz). Ancak, bana göre, yukarıdaki tanıma uymayan herhangi bir Kur’an pasajını müteşabih (allegorical) olarak görmek, çok dogmatik bir düşünce tarzı olur. Çünkü, Kur’anda, birden çok yoruma müsait olduğu halde müteşabih olmayan birçok ifade/beyan vardır –tıpkı, müteşabih ifade tarzlarına rağmen, araştırıcı akla tek bir anlam ilham eden, pek çok ibare ve pasaj bulunduğu gibi. Bu sebeple, müteşabih ayetler, mecazi olarak ifade edilen ve doğrudan birçok kelime ile anlatılma yerine, istiare yoluyla işaret edilen anlamı yansıtan Kur’an pasajları olarak tanımlanabilir. Muhkem ayetler, “ilahi kelamın özü” (ummu’l-kitab) olarak tanımlanmıştır. Çünkü bunlar, mesajın temelini teşkil eden ana ilkeleri ve özellikle de ahlaki ve sosyal öğretileri kapsar. İşte müteşabih ayetler, ancak bu açık şekilde ifade edilen ilkeler ışığında doğru olarak yorumlanabilirler. (Daha fazla detay için bkz. Ek I.)
2Burada işaret edilen karışıklık, müteşabih bölümleri “keyfi şekilde yorumlama”nın bir sonucudur (Zemahşeri).
3Lâfzen, “ona”.
4İlk müfessirlerin çoğuna göre, bu, ğayb kategorisine, yani, insan kavrayışının ve tahayyülünün ötesindeki gerçeklik alanına giren ve bu yüzden müteşabih terimler dışındaki bir yolla insana anlatılamayan metafizik konulara –mesela, Allah’ın sıfatları, zaman ve sonsuzluğun kesin anlamı, ölünün yeniden dirilmesi, Hesap Günü, cennet ve cehennem, melek olarak tanımlanan varlıkların veya güçlerin mahiyeti vb.- değinen müteşabih pasajların yorumuna işaret etmektedir. Ancak, klasik müfessirlerin bu görüşünün, metafizik konularla ilgili olmadıkları halde, maksadı ve ifade tarzı tamamen müteşabih olan birçok Kur’an pasajını dikkate almadığı görülür. Bana göre, bu şekildeki müteşabihatın mahiyetine ve fonksiyonuna gerekli dikkat gösterilmeden yukarıdaki pasajın doğru anlaşılması mümkün olmaz.
Gerçek bir müteşabih, doğrudan ve açık terimlerle aynı kolaylıkla anlatılabilecek olan bir şeyin, bambaşka renkli ifadelerle tasvirinden farklı olarak, karmaşıklığından dolayı doğrudan ve açık terimler yahut önermelerle yeterli biçimde ifade edilemeyen ve bu karmaşıklık sebebiyle, detaylı bir “ifadeler” demeti olarak değil de genel bir zihinsel imaj olarak ancak sezgi yoluyla kavranabilen şeyleri, mecazi bir şekilde ifade etmeyi kapsar: ve sanıyorum, “Allah’tan başka kimse, onun kesin anlamını bilmez” ibaresinin anlamı budur.

3 Nisan 2007 Salı

61. SAFF

2/ Siz, ey imana ermiş olanlar! Neden söyledikleriniz ile yaptıklarınız birbirine uymuyor?1
3/ Yapmadığınız şeyleri söylemeniz, Allah nazarında en tiksinti verici şeydir.

1Lafzen, “yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz?”. Bu ifade ilk bakışta, daha önce Allah ve Elçisi yolunda canlarını vermeye hazır olduklarını iddia ettikleri halde, Uhud’da mevzilerinden bozgun halinde geri çekilen (bkz. sure 3, not 90) Hz. Peygamberin arkadaşlarına bir işaret olarak görülebilir. Ancak, daha geniş anlamıyla bu pasaj, ilahi kelamın teşvik ve telkin ettiği her şeyi hayata geçirmek istediklerini iddia eden, ama sonra bu kararlarında zaaf gösteren herkese hitap etmektedir.

2 Nisan 2007 Pazartesi

1. FATİHA


1/ RAHMAN, RAHİM ALLAH ADINA1

2/ HER TÜRLÜ ÖVGÜ yalnızca Allah’a özgüdür, bütün alemlerin2 Rabbi,
3/ Rahman, Rahim,
4/ Hesap Günü’nün Hakimi.
5/ Yalnız Sana kulluk eder; ve yalnız Senden yardım dileriz.
6/ Bizi, dosdoğru yola ilet,
7/ nimet bahşettiklerinin3 yoluna; gazabına uğrayanların ve sapkınlarınkine değil!4



1.Otoritelerin çoğunluğuna göre, (9. sure Tevbe hariç, bütün surelerin başında yer alan) bu ifade, Fatiha’nın ayrılmaz bir parçasını oluşturur; bu nedenle 1. ayet olarak numaralandırılmıştır. Bütün diğer örneklerde ise besmele, surelerin başında yer alır ve fakat ayet sayılmaz.
Rahman ve Rahim ilahi sıfatlarının her ikisi de “bağışlama”, “merhamet”, “şefkat” anlamına gelen ve fakat, daha da kapsayıcı bir mana ifade eden rahmet isminden (bu ismin masdarından) türetilmişlerdir. İlk zamanlardan bu yana İslam alimleri bu iki terimi birbirinden ayıran anlam nüanslarını tanımlamaya çalışmışlardır. Bu açıklamaların en ikna edici ve sade olanı, İbni Kayyım’a aittir (Menar I, 48’den naklen).
(Ona göre,) Rahman terimi, Allah’ın Varlığı kavramında içkin (mündemiç) bulunan ve ondan koparılması mümkün olmayan rahmet saçıcılığı vasfını kapsarken, Rahim, bu rahmetin O’nun mahlukatı üzerindeki tezahürünü ve onlar üzerindeki etkisini, başka bir deyişle, O’nun aktivite (faaliyet) tarafını ifade eder.
2.Bu ayetteki “alemin” terimi, hem maddi hem de manevi anlamdaki bütün varlık kategorilerini gösterir.
Arapça rabb kelimesi, başka bir dilde tek bir terim ile kolayca ifade edilemeyecek kadar geniş ve girift bir anlamlar demetini kapsar. Bu ifade, bir şeyin sahipliği ve bunun gereği olarak o şey üzerinde otorite iddiasında bulunma ve bir şeyi başından sonuna kadar kurma/oluşturma, sürdürme ve besleme kavramlarını içerir.
Bu çerçevede bir aile reisi rabbu’d-dar (“evin efendisi”) olarak adlandırılır; çünkü, ailesi üzerinde bir otoriteye sahiptir ve onun idamesinden sorumludur. Aynı şekilde karısı da rabbedu’d-dar (“evin hanımı”) olarak çağrılır. Belirtme takısı (harf-i tarif) olan el ile başladığında rabb, Kur’anda, özellikle bütün kainatın yegane besleyicisi ve idame ettiricisi –hem objektif, hem de kavramsal olarak- ve dolayısıyla, her türlü otoritenin nihai kaynağı olan Allah için kullanılır.
3.Yani, kendilerine peygamberi bir rehberlik bahşetmek ve ondan yararlanmalarını sağlamak suretiyle..
4.Hemen hemen bütün müfessirlere göre Allah’ın “gazab”ı (lafzi karşılığı “öfke”), insanın, Allah’ın rehberliğini bilerek reddetmek ve emirlerine aykırı davranmak suretiyle başına açtığı belalar ve felaketler ile eşanlamlıdır. Bazı müfessirler (mesela Zemahşeri) “nimet bahşettiklerinin yoluna” pasajını şöyle anlamışlardır: “Senin gazabına uğramamış ve sapıklığa düşmemiş olanların yoluna”; diğer bazı müfessirler de (mesela Beğavi ve İbni Kesir) bu yorumu –ki olumsuz tanımlamalar ihtiva etmektedir- uygun görmezler ve surenin son ayetini, benim yukarıda çevirdiğim şekilde anlarlar.
Doğru yoldan sapan iki toplum ve insan kategorisi konusunda ise, bazı büyük İslam düşünürleri (mesela Gazali, yahut, sonraki dönemlerde Muhammed Abduh), şu görüşü benimsemişlerdir:
Allah’ın “gazabına uğrayanlar” olarak tanımlanan insanlar –ki, kendilerini O’nun rahmetinden yoksun bırakanlar demektir-, Allah’ın mesajından tam haberdar olan, onu anlayan, ama kabul etmeyenlerdir. “Sapkınlar” ise, ya hakikatin hiç ulaşmadığı, ya da onu hakikat olarak kabul etmelerini güçleştirecek kadar değişmiş ve bozulmuş olarak ulaştığı insanlardır. (Bkz. Abduh, Menar I, 68 vd).